Anasayfa > Dadaizm > Dadaizm’e Dadanmak P1

Dadaizm’e Dadanmak P1

1900lerin başında dünyayı etkileyen en önemli iki olaydan biri, 1917 Rus Bolşevik Devrimi, bir diğeriyse 1. Dünya Savaşıydı. Bu iki etkilenim merkezi politik, ekonomik ya da coğrafi dengeleri değiştirdiği gibi dünya sanatını da tam karnından vurmuştu. Bu darbe sanatta başlıca iki eğilime neden oldu: Birinci eğilim, çağın bunalımından, dengelerin bozulmasından örgütlenmiş sanatla kurtulacağını sanan bir zihniyeti savunurken, bir diğer eğilim bu bunalımlardan kendisini, bilinçaltını kurcalayarak, sistemleri hiçe sayarak kurtulacağını iddia ediyordu. Yani birine toplumcu sanat dersek, diğer eğilime de bireyci sanat demek çok da yanlış sayılmaz.
Bu yazımda daha çok karmaşık, anlamsız, saçma eylemlerle (pek de doğru anlaşıldığını düşünmediğim) ikinci eğilimden yani dada anlayışından söz edeceğim. Her ne kadar uçsuz bucaksız bir sistemsizliği getirse de, başı sonu belli olmasa da dilim döndüğünce anlatmayı deneyeceğim dadayı.
Breton, Eluard,Tzara,Peret’in Gençlik Fotoğrafları

Çoğu çevrelerin dada anlayışının kurucusu olarak selamladığı Tristan Tzara adlı genç Macar şair, 1950 yılının Mayıs ayında, Ribemond-Dessaignesin hazırladığı bir radyo programına konuk olur. Der ki Tzara;
dadanın nasıl olduğunu anlamak için, bir yandan 1. Dünya Savaşı sırasında bir grup gencin; adına İsviçre denilen o hapishanedeki ruh halini; öte yandan o devirdeki sanat ve edebiyatın entelektüel düzeyini bilmek gerekir. 1916-1917 yıllarında savaş hiç bitmeyecekmiş gibiydi, sonu gelmiyordu bir türlü. Öyle ki uzaktan uzağa, benim ve arkadaşlarımın gözünde daha da büyüyordu. Tiksinti ve başkaldırımız böyle başladı. Ütopik eylemsizlik tuzağına düşmemeye çok dikkat ederek, savaşa kesinlikle karşı çıkıyorduk. Savaşı ortadan kaldırmak için önce onun kökünün kazınması, onu yaratan nedenlerin ortadan kaldırılması gerektiğini biliyorduk. İçimizde sabırsız bir yaşamak arzusu vardı ve çağdaş denilen uygarlığın bütün kuruluşlarından, hatta temelinden, mantığından, dilinden, estetik değerlerinin tümünden nefret ediyorduk Dada, bir gerekliliğin çocuğudur. Onur, aile, sanat, din, özgürlük ve bunlar gibi insani özlemleri yanıtlayan nice kavramlar ve kurumlar savaş psikolojisi yüzünden, emilmiş, sömürülmüş ve birer kemik yığınına dönüştürülmüştü. İlk anlam ve içerikleri yok edilmişti. Hani Descartesin şu ünlü sözü, benden önce insanların var olduğunu bilmek bile istemem sözünü bayrak yapıp, yayınlarımızdan birinin başına koymuştuk. Dünyaya yeni bir gözle bakmak isteğimiz, bizden öncekilerin dayattığı doğruyu ve diğer değer yargılarını sınavdan geçirmek isteğimiz anlamına geliyordu bu.

Tzaranın dedikleri son derece mantıklı görünüyor ancak dadacılar manifestolarını ilan edip, eyleme geçtikleri zaman; aslında kafalarının nasıl karışık olduğunu, mantıksızlığın mantığının da mantıksız olacağını ıskaladıklarını ve sonu bir çoğunun intiharıyla gelen büyük bir umutsuzluk taşıdıklarını öfke, küfür ve şiddetle izleyecektir bütün dünya.
Sürüp giden 1. Dünya Savaşı, özellikle daha önce bu boyutta savaş görmemiş genç kuşakta (özellikle sanatla uğraşan genç kuşakta) derin yılgınlık doğuruyor ve etkin bir karşı duruşu tetikliyordu. Bu karşı duruş, yüzeyi, o anı ya da şimdiyi düzenlemek / çözmek yerine, savaşı külliyen ortadan kaldırmak fikrini de yanı sıra getiriyordu. Çünkü savaşla birlik, tümüyle
yozlaşmış toplumsal değerlerin temelini oluşturan itki, düpedüz burjuvazi ve insani değerleri hiçe sayan burjuva kültürüydü. O halde bütün kurum ve kuruluşlarıyla burjuvaziyi söküp atmak ve gerçek erdeme uygun yeni bir anlamı keşfetmek gerekliydi. Her şeyiyle çürümüş böylesi bir kültürün sanatı da elbette ki yozlaşmış ve çürümüştür. Çünkü bu sanatta yapmacıklık, aşırı duyarlılık, tüketim ve sömürünün yeni dengeleri için savaşı pompalamak insansal olan her şeyin üstünde tutuluyor ve bu yoz estetik beğeni, sanatın her alanında egemen kılınıyordu. Öyleyse burjuvazinin bütün kurum ve kuruluşlarını yıkmak gerektiği gibi, onun yoz sanatını da yıkmak gerekiyordu.
Bu mantıklı zemin elbette ki birdenbire ortaya çıkmadı. Tzara ve diğer kafası karışıklar hayran oldukları Baudelaire ve Rimbaudun da etkisinde kaldılar. Örneğin Baudelaire; acımasız ve dayatılan yasaların yeni kurbanları olarak, yaşadığımızı sandığımız bu yerde geberip gideceğiz Din mi? Ondan söz etmeyi ve ona sığınmayı gereksiz buluyorum. Tanrıyı reddetmek için zaman ayırmak bile başlı başına rezilce dememiş miydi? Ya da,  şu dünyada her yerden suç fışkırıyor: gazetelerden, duvarlardan, insanların yüzlerinden. (Soyunmuş Yürek şiirinden)
Şimdi bu psikolojiye biraz uzaktan bakalım. Zaten bir fiske vurulsa gümlemeye ve her şeyi yerle bir etmeye hazırım. Bir de üstüne böyle kışkırtıcı düşüncelerle beslenirsem dadacı olmam da ne olurum ben?
Baudelaire                                            Rimbaud

Baudelaire böyle sömürülürken, Rimbaud da çok farklı değerlendirilmi- yordu. Cehennemde Bir Mevsim adlı çalışmasında bas bas bağırıyordu şair Rimbaund: Cumhuriyetler, krallar, ordular Yeter be yeter! Sömürgeler halklar canınıza ot tıkansın; Avrupa, Asya, Amerika yerin dibine batın hepiniz Hepinize ve benim olmayan yasalarınıza karşı silahımı kuşandım Koskoca Rimbaud bu kadarla kalır mı? Salvo ateşe devam:  bir kurbağa gibi yaşadım. Aşağılık bir soy oldum hep. Her şeyim aşağılıktı. Aklım, bilimim, ulusum Gidiyorum artık buralardan Kime kiralasam kendimi? Hangi hayvana tapsam? Hangi mübareğe saldırsam? Hangi kalbi kırsam? Hangi kanda yürüsem? En çok şu yasalardan kendimi korumalıyım Sürü yasalarından, hayatımı başkalarının yaşamasından korumalıyım en çok… Sizler, kafadan sakatlar, yırtıcı hayvanlar, görsenize; bu zavallı halk sıtma ve kanser soluyor her gün Hadi durmayın, ateş edin, ateş edin üstüme. Hayır alçaklar, hayır! Onu da size bırakmayacağım. Atların ayakları altına atıyorum kendimi. Kendimi, kendim öldürüyorum. ( Kötü Kan )
Baudelaire’in El Yazısı

Eyvah eyvah! Dada mantığı yavaş yavaş kendini feda mantığına dönüştürüyor galiba. Bu noktada biraz durup dadanın diğer beslenme kaynaklarına bir göz atalım.

Dada, gerçek anlamda bir muhalefet hareketi, bir fikirler karmaşası değildir. Dada daha çok olumsuzlamaktır. Tanım olarak uzlaşmazlık gösterir yani biraz tuhaf görülse de; aslında dada hiçbir şey anlatmazder incelemeci Jean-Marie Gleize. Peki nedir bu dada dedikleri zıkkım?

Dada; 1. Dünya Savaşının az öncesinden başlayıp 30lu yılların 2. Dünya Savaşna uzanan günlerine kadar çoğu zaman karanlıklar ve zavallı çırpınmalar içinde, her türlü ürün açısından son derece verimli, gerçeküstücü rönesansı hazırlayan bir tür ortaçağ gibi görünmüştür. Ancak çok ilginçtir ki; dada hareketi edebiyat ve resim tarihçileri için var olmasına vardır ya, dünya kolektif hafızasında somut ve açık bir şekilde yer almaz. Hafızanın yok edilmesi konusunda dadacılar başarı sağlamıştır denebilir. Çünkü 1918 manifestolarında bu konunun üstünde ısrarla durmuşlardır.
Dada hiçbir şey anlatmaz. Beynin ve toplumsal örgütlenmenin bölmelerini yok ediyoruz. Görülen her şey sahtedir çünkü Sistemlerin tümüne karşıyız. En kabul edilebilir sistem, hiçbir sisteme sahip olmamaktır Merhamet yoktur. Yıkımdan sonra bize kalan saf ve temiz bir insanlık umudu olabilir ancak Yani en anlaşılır haliyle dada akımı; insanların savaşın getirdiği yıkımdan umutsuzluğa düşmüş, hiçbir burjuva kurum ve değerinin sağlam ve sürekli olduğuna inanmayan kimselerin ruhsal tepkilerinin sonucuydu. Bu akımın özü, dünyasal değerlerin boşunalığı üzerineydi. Çünkü bu değerler burjuvanın değerleriydi ve burjuva sınıfı savaşı alkışlıyordu. Bu durumda da dadacılar hayatın sınırlayışlarını aşabilmek için, hangi düzenle ilgili olursa olsun, bütün geleneksel buyrukları çiğnemek istiyorlardı. Bu arada sanatı da yerle bir etmek gerekiyordu onlara göre. Neden? Savaş, bütün saygın değerleri, bütün kazanılmış durumları yerle bir etmiştir de ondan. Ayrıca insanlığın kıyımı için birleşen seçkin (!) sınıf, bilimi yakıp yıkma araçlarının keşfi saymaktadır artık da ondan.
Dada dünya savaşının barbarlığına karşı olduğu kadar, savaşın etkisiyle oluşmuş gündelik hayattaki entelektüel vurdumduymazlığa ve sanatsal katılığa da karşıydı. Bu anlamda mantıksızlık ve var olan sanatsal düzeneklerin reddinden daha doğru bir sanat anlayışı olamazdı.
Rimbaud’un El Yazısı

Dadacılar öncelikle ulusal olandan başlayarak sınırları yok etmeyi istediler. Hareket iki büyük savaş arifesindeki umutsuzluktan ateş almıştı. Dadanın; özünde her şeyi reddeden sanat anlayışı, açıklanması zor ve kafaları en çok karıştıran eylemidir. Dadacılar sanat anlayışları için diyorlardı ki;
Burjuva sanatının inkarı, en başta o sanatı yıkmanın sanatını yapma olasılığı ve de yaşamı oluşturan her şeyin sanatını yıkma olasılığını içinde barındırmalıdır. Yani dada sanatı sanat biçimi olarak sanatsızlık yapmaktır. Ötede , düşünce ağızda oluşur diyen Tzara, sanatsal ifade dilinin de bunalımda olduğunu ve yeni bir anlatım diline ihtiyaç duyulduğunu her fırsatta dile getirmiştir. Anladığımız o ki; dada sanatı, sanat sözcüğüne ölümcül bir kuşkuyla yaklaşmaktadır.

1900lerin başında hava kan ve barut kokmaktadır. Bu ortamda dadacılar, kaybolmak istemeyen hayvanlar gibi direnerek, insanlığı temsil etmeye çabaladıklarını düşünmüşlerdir. Bu yüzden çevrelerinde var olanı reddeden yapay ve yeni bir çevre kurmaya çalışmışlardır. Ve onlara göre dünyanın içinde olduğu pisliğe karşı, geleneksel mantık ölçüleriyle açıklanamayan yeni bir mantık ya da mantıksızlık direnmenin tek yoludur. Ancak burjuvazinin kokuşmuş kişi ve kurumları onların göz önünde durmasına izin vermediğinden, onlar da şimdiki karşılığıyla komand gibi vur-kaç eylemlerine yönelirler. Onlara göre gündelik yaşamda ilişkiler bile sertleşmiş, kibarlık, erdem ve tüm insani değerler savaş psikolojisi içinde barbarlaşmıştır. Her şey bitmektedir ama her şey. Dünyanın yeni baştan ve sistemler üstü bir elle yeniden kurgulanması gerekmektedir. Bu da hiçbir bilinen sistemle gerçekleşemeyeceği için bu dünya lanetlenmelidir. Dadacılarla, burjuvazi çürümüşlüğü arasındaki çekişme, dramatik bir şekilde burjuvazinin egemen üstünlüğünü gösterdiğinden, dadacı ile ölüm arasındaki uzaklık tiksindirici derecede yakındır. (Not; dadacıların bir çoğu içine girdikleri çağ bunalımını aşamamış ve intihar etmişlerdir. Ancak dada sanatçısı, kendi zavallı bulduğu yaşamını nasıl sanatsal bir esere dönüştürmeye çalışmışsa , ölümünü de sanatına alet edecek kadar karamsardır. Ya da cesurdur, ya da delidir. Belki de kahramandır bilmiyorum. Ama kafamın içinde huzursuz bir yumru oluşuyor bu hikayeleri düşündükçe, o kesin.)

Dadacı diyordu ki; gelecek yoktur. Bu yüzden bizden kalıcı şeyler beklenemez. Kalıcı olmak, yarını düşünmek ya da onu kurmakla ilgilidir. Bizim içinse bunun anlamı koskoca bir hiçtir. Çünkü yarın koskoca bir hiçtir. Mantıksal olarak bizden sonra bir yeni dada hareketi daha oluşamaz. Çünkü uluslararası savaşlar ve burjuvazi toplumsal dengeleri sürekli tahrip etmektedir. Öyleyse ruhsal yalnızlığa sürüklenen insanoğlu can sıkıntısından kendini yok edecek, savaş çılgınlığına koşarak gidecektir. Yani bize yakıştırılan mantıksızlığı aslında sistemlerin kendileri pompalamaktadır. Yani dada devrimcidir ve kendi yaptığı devrimin en büyük muhalifidir aynı zamanda. Yaşasın dada, kahrolsun dada!

Hans Arp, Richard Hülsenbeck, Tristan Tzara, Marcel Jano, Otto Morach, Emmy Henningsin de aralarında olduğu 12 kişilik bir grup genç sanatçı ve savaş karşıtı, 8 Şubat 1916da, İsviçre Zürihte, Hugo Ballın Terrasse Kafesinde toplanıp dada bildirisini ilan ettiler:
kültürün önemli bir kısmının temsilcisi olarak manen ve madden hakkımızı talep ediyoruz. Biz, sanatçılar, ülkenin ideolojik gelişmesine katılmak, hatta devleti ele geçirmek istiyoruz. Bunun için üzerimize düşeni yapacağız Bildiriyoruz ki; günümüz kanunlarını ana çizgileriyle sanatsal olarak yeni baştan düzenleyeceğiz. Soyut sanatın hayaleti, insanoğlunun muazzam özgürlük duygusunun genişliğini temsil eder. Beynin ve toplumsal örgütün tüm çekmecelerini kırıyoruz. Her şeyi alt üst edip; cennetin elini cehenneme, cehennemin gözlerini cennete fırlatıyoruz ve evrensel bir sirkin doğurgan çarkını her bireyin gerçek düşlerine yeniden yerleştiriyoruz Baktığımız her şey sahte. Yemekten sonra ha pasta yemişsin, ha kiraz, varılacak sonuç aynı şey bizim için. Hiç önemi yok yani Sistemler saçmalıktır. İlke olarak kabul edilebilir tek sistem sistemsizlikti bunun gibi şeyler.
Hugo Ball                                        Litterature Dergisi

Dada ismi de, anlayışları gibi şans eseri buldukları bir isimdir. Terrasse Kafede bildiriyi ilan ettikleri sıra, anlayışlarına henüz bir ad bulamamışlardır. Tristan Tzara elinde bir mektup açacağıyla önündeki Laroussu rastgele karıştırırken, mektup açacağını birden bire ansiklopediye sokup ilgili sayfayı açıverir. İlginç bir sözcük çıkar karşısına: DADA. Hem anlamsız, hem de çocuksu, insani Hani çocuğun değnekten atına deh, deh demesi gibi bi şey (Bu sözcük aynı zamanda Fransızcada tahta at , sallanan oyuncak at anlamına da gelir.) Gözleri parlar Tzaranın ve bu tuhaf ismi anlayışlarının adı olarak diğerlerine önerir. Hepsi Dada adını oy birliğiyle kabul ederler. Tam da arayıp da bulamadıkları gibidir bu isim. Boğuk, dengesiz, şaşırtıcı ve kışkırtıcı Çünkü dadacılar ne istiyordu? Şaşırtmak ve burjuvazi toplumunu kökünden sarsmak Estetikçiliği yerle bir etmek, burjuva değerlerini cehenneme göndermek Dada anlayışı kendini ilan etti, bir de uygun (!) bir isim buldu ya, şimdi sıra eylemlerde. Ne yapmalı ki bu yeni ses çok uzaklardan da duyulsun? Tabi ki acilen bir dergi. İşte Litterature ( Bu dergi sanat tarihinin en ünlü dergilerinden biri olarak kabul edilir) Andre Breton, Louis Aragon, Philippe Soupauld, Paul Eluard gibi ünlü kalemleri ilk kez bu dergide okuruz. 1919 dan 1924 e kadar varlığını sürdüren Litterature, umulandan çok daha fazla ses getirir.(Belki küçük çaplı da olsa, 1917 ve 1918 de yayınlanan DADA 1, DADA 2 isimli dergileri / kitapçıklarının da bu etkide az da olsa katkısı vardır. )

Dadayı dada yapan polemik üzerine biraz daha durmakta fayda var. Sanatıyla sanata karşı olan duruş için şimdi de kulağımızı incelemeci Adil Bilhan Altaya uzatıyoruz:
Dada, sanata karşı doğanın yanındadır. Dadaya göre doğada anlam yoktur, öyleyse sanatta da anlam olmamalıdır. Ancak bu nokta biraz karışık. Dadacılar, sanata karşı oluşlarını, geleneksel burjuva sanatına karşı olmak ve sadece yozlaşmış bir toplumla alay edip, onları aşağılamak olarak görülmesi gerektiğini söyleseler de; şans eseri ve bilinçsizce yapılanın sanat etkinliği olduğu anlaşılınca, planlı davranış bütününü aradıklarını biliyoruz. (Bu da onların bir çoğunun sürrealizm ya da fütürizme götürecektir.)
Dadaistler gerçekten sanata karşılar mıydı? Ya da sanat konusunda neden bu kadar gaddarca eleştiriler yapmışlardı? Dadaist: yüksek ve güzel olduğu düşünülen sanatı üreten ve ona hayran olan toplumla, 1. Dünya Savaşına sebep olan toplumun aynı olduğunu söylüyor; bu sanata hayran olmayı, düpedüz ve katışıksız iki yüzlü olmakla aynı anlama geldiğini bildiriyordu. Yani dadaist, sanatı , dolaylı yollarla da olsa suçlu sayıyordu. Daha da kötüsü eğer Alman erkekleri, Fransızları ve Rusları süngüleriyle şişlemeye, sırt çantalarında Goethenin kitabıyla gidiyorlarsa, bunu, sanat insanlığı aptal yerine koyduğu, insanların dünyaya olduğundan daha güzel bir yer olarak görmelerine sebep olduğu için yapıyorlardı. İşte dadaistleri en çok kızdıran da buydu aslında. Dada yerleşik sosyal estetiğe bu yüzden acımasızca saldırmıştı. Dada için anlamın ve güzelliğin bozguna uğratılması, insanlığı toplu cinayete sürükleme kapasitesi olan bir sosyal ritim bozukluğundan kaynaklanmaktaydı.
Dadacılar Seyahatte

Dada hemen hemen her şeyi reddediyordu. Ancak yeni ve güçlü iletişim yolları da bulunmalıydı. Bunu şiirde denemiş; anlamsızlığa düşmeyi başarmış ancak, toplum onu saçmalamakla suçlamıştı. (Bu şiire fonetik şiir, kimyasal şiir ya da optik şiir adını takmışlardı.) İşte en ünlü dadaistlerden Andre Bretonun en ünlü dada şiirlerinden birinden bir bölüm:

Orman ateşi saçlı karım
Isı şimşeği düşünceli
Kaplan ağzında su samuru belli karım
En iri yıldızlar demeti ağızlı kokart ağızlı karım
Ak toprak üzerinde ak sıçan izi dişli karım
Amber dilli perdahlanmış cam dilli
Kesilmiş kurban dilli karım
Gözlerini açıp kapayan bebek dilli
İnanılmaz taş dilli karım

Şiir aşağı yukarı 150 dize kadar sürüyor ve hep aynı, bu şekilde sürüyor. Şiirden başka resimde kolaj, fotomontaj yöntemi de son derece aykırı ve saldırgandı. Aslında bu yeni bir sanat değil, var olanı aşağılayan yeni bir eylem biçimiydi. Marcel Duchampın ünlü Fountain i (Şimdi bile itiraf etmeliyim ki çok anlamsız buluyorum) başka nasıl açıklanır ki? Durun biraz, yeri gelmişken, şu ünlü pisuvardan biraz söz edelim. Duchamp, Readymades (Buluntu Objeler) adıyla bir sergi açar. NewYorkta… Önce Fountain (bildiğimiz pisuvar)sanat tüketicisi tarafından küçümsenir. Ama neden sonra bu dünyanın en ünlü pisuvarı ironik olarak aziz ilan edilir ve modern sanatın dönüm noktası kabul edilir. (!) (Acayip olsa da sizinle bu sinir bozucu aziz pisuvarın neden bu kadar ünlü olduğuna dair kendimce geliştirdiğim bir görüşü paylaşacağım. Aynaya baktığınızda kendinizi görürsünüz / Akan siz misiniz, zaman mı? / Çünkü siz değişmektesiniz her saniye, her zaman diyen dadaist, insan kafasına benzeyen pisuvarın ağız yerine denk gelen tahliyesini (akıp gitmek imgesi) olarak yorumlamış olabilir. Yani çiş (yani zamanda akan hayat) yani çişten hayatlar vesaire ya da böyle bi şey. Bu kadar da olmaz demeyin onlar dadaist.)
Marcel Duchamp’ın ünlü pisuvarı

Devam edelim. Dada, yeniliğe ve başkaldırıya esin kaynağı olmasıyla bir özgürleştirme hareketi sayılsa da; uzlaşmaz tutumu ve geri dönmez tutkularıyla biraz da kendi sonunu hazırladı diyebiliriz. Sanat akımlarının zırt diye ortaya çıkmadığını bilen bizler, dadanın ortaya çıkışını biraz konuştuktan sonra, yavaş yavaş ikinci bölüm hazırlıklarına geçebiliriz. Ancak Dada Eylemde başlığıyla yazmayı planladığım ikinci bölüme geçmeden önce, önemli olduğuna inandığım son birkaç notu da aktarıp birinci bölümü toplayalım.
Alman Dadacıların Dergisi

Öncü dadaist Hans Arp;  Sosyal Estetikten Zamanla Daha Fazla Uzaklaştım adlı yazısında diyordu ki;  biz, dadanın büyük davulunu bütün nefesimizle üflüyoruz.(!) Dada için felsefe, kullanılmış eski bir diş fırçasından daha değerli değildir. Dada felsefe zırvalıklarını dünyanın liderlerine bırakır. Dada, erdemin resmi sözlüğünün iğrenç entrikalarını ve burjuva kurumlarının savaş çığırtkanlıklarını kınar. Dada, saçma olan için vardır, ki bu saçmalık, anlamsızlık anlamına gelmez. Dada doğa gibi saçma ve akla aykırıdır. Böylece anlaşılmalıdır ki dada; doğadan yana ve sanatın karşısındadır.
Kafalar iyice bulanmadan bir genel değerlendirme yapıp artık bu tuhaf ortamdan kaçalım.
Louis Aragon’un El Yazısı

Dada hareketi, kesinlikle doğduğu zamanın özel koşulları göz önüne alınarak incelenmelidir. Söz edilen zamanlarsa büyük toplumsal bunalımların olduğu zamanlardır. Ama her ne olursa olsun, 19. yüzyılın modernist anlayışı olan dada, savaş arifelerinin karamsar çaresizliğini merkez alsa da, sadece dönemini değil, ardı sıra gelen tüm anlayışları da etkilemiştir. Saçmadır ama anlamsız değildir. Örneğin Tristan Tzaranın 1921de sahnelediği Gazdan Yürek adlı yapıtı, her şeyi alaya alan, kontrolsüz mantık akışıyla yazılmış, tamamen görselliğe dayanan bir oyundu. Kartondan giysilerle yapılmış boyun, göz, kulak, ağız ve kas, sırayla sahneye gelip, üç perde boyunca hiçbir anlamı olmayan şarkılar söylüyorlardı. Örneğin göz, tek düze bir sesle heykeller, mücevherler, kızartmalar sözlerini üst üste yineliyor, ardından sigara, sivilce, burun nakaratına giriyordu. Böylece de akılcılık, aydınlanma ve düşünsellik gibi kavramlar öncü akımlar tarafından sorgulanıyor ve alaya alınarak reddedilmiş oluyordu.

Dadaizmin diğer edebiyat anlayışlarından en önemli farkı, diğer akımların oluşması için sosyal bir tarihe ihtiyaç duyulmazken, dada için bunun şart olduğudur. Buradan anlamamız gereken şey, dada anlayışının, sanat tarihinden çok politik toplumbilim tarihinin konusu olması gerektiğidir bence. Gerçi Dada Eylemde bölümünde bu konuyla ilgili bir çok küçük hikaye anlatacağım ama yeri gelmişken birini hemen aktaralım.
Dada sanatçıları bir sergi açarlar. Kendince eserlerini sergileyen sanatçılar serginin sonunda, sergiledikleri bütün eserlerini sergi salonunun önünde, üst üste koyarak tümünü ateşe verirler. Amaç çok barizdir; mantıksal düzene alternatif yaratmak ve mantık dışı bir düzen oluşturmak yoluyla yeni bir gerçeğe ulaşmak.
Yani dadaizm öldü, yaşasın dadaizm!
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: