Anasayfa > Dadaizm > Dadaizm’e Dadanmak P2

Dadaizm’e Dadanmak P2

Ocak 1920de Tristan Tzara, bavullarında davullar ve trampetlerle Paris’e geldi der Soupault bir yazısında. Amaç, İsviçreli, Macar, Alman ve diğer Avrupalı dadaistleri Paris’te bir araya getirmektir. Çok geçmez, Paris Törenler Sarayı salonunda dadayı tanıtmak amaçlı bir şiir gecesi düzenlenir. İşte dadanın kuyruğuda o gece kopar.
T.Tzara – 1917 -Zürih

Bir edebiyat anlayışı olarak incelemeye çalıştığımız Dada akımının ikinci bölümü olan Dada Eylemde yazısını size iki kademeli bir anlatım yöntemiyle sunacağım. Birinci bölümde en ünlü dadaist eylemlerini alt alta yazdıktan sonra, ikinci bölümde üç en ünlü toplumun intihar ettirdiği dadacının yaşamlarından ve sanatlarından örnekler vereceğim.(*Okuyacağınız eylem örnekleri ve yaşam modellerindeki cızırtı ve karıncalanma dadaistlerin kendilerinden gelmekte olup, akıl ve algı ayarlarınızla oynamamanız önerilir)
Tzaa’nın Mart 1920’de Paris’te çıkardığı derginin kapağı

23 Ocak 1920. Paris, Törenler Sarayı. André Breton ve Louis Aragonun çevresinde toplanan Littérature grubu, bir şiir gecesi için bir aradadır. Her şey çok normal başlar. Tzara, Léon Daudetnin bir söylevini okurken, aniden zil ve kulak tırmalayıcı kaynana zırıltıları duyulmaya başlar. Azgın dadaist Picabia sahneye, altında L.H.O.O.Q. (Götü sıcak) harflerinin görüldüğü bir tablo çıkarır. Bu tablo Mona Lisanın yüzünün, bıyık çizilerek Marcel Duchampa dönüştürülmüş halidir. Anam anam, çıt yok davetlilerde. Depremi andıran bir sessiz sarsıntı Hemen ardından ıslıklar, bağırmalar, çağırmalar, tehditler, hakaretler Salon birbirine girer. Duchampın yeni Mona Lisası, “götü sıcak” adıyla tam bir panik ve infiale yol açmıştır. Herkes bir ağızdan birbirlerine sövmekteyken, dadaistlerin gözünde muazzam bir ışık parlamaktadır; Dada başarmıştır, dada panik yaratmıştır. Daha önceki günlerde sahneye şiir okumaya çıkan Tzaranın rastgele eline geçirdiği bir gazetedeki sıradan haberleri saçma sapan bir şiir vurgusuyla okumasında oluşan kaynaşma, “götü sıcak” Mona Lisa kılığındaki Marcel Duchamp tablosunun sahnede görüldüğü an tavan yapmıştır. Ortalık birbirine girmişken dadaistler bağırarak açık saçık şarkılar söylemektedir. O karmaşada Kahrolsun burjuva sanatı! Zafer, zafer!  sesleri duyulmaktadır.


15 gün sonrası 5 Şubat 1920. Bu kez Büyük Saraydaki Bağımsızlar Sergisindedir dadacılar. Tzara, kendilerine kuşkuyla bakan kalabalığı etkileyip, seyirci toplamak için, dada topluluğuna, dönemin en önemli isimlerinden biri olan Charlie Chaplin (Şarlo)in katıldığını duyurur. Her ne kadar kuşkuyla bakılsa da, bu ünlü ismin dadacılara gerçekten katılıp katılmadığını görmek için hayli dinleyici toplanır yine. Neyse, dadacılar, havai fişekler ve kahve makinelerinin sinir bozucu tıkırtıları eşliğinde bir şeyler okur, bir şeyler söylerler. Ama ne okunanların ne de söylenenlerin düzenli ya da sistemli bir bütünlüğü yoktur. Her şey saçma sapandır. Çığlıklar, patlamalar, deli deli bağırmalar sürerken aniden salonun ışıkları söner. İzleyiciler, Charlie Chaplinin dadacılara katıldığı palavrasına tepki vermeye başladığındaysa, mikrofon son sesine kadar açılıp; Yaptıklarımızı anlamıyorsunuz değil mi? Zaten biz de henüz yaptıklarımızdan pek bir şey anlamıyoruz sesi duyulur. Ve üstüne sağır edici bir mekanik ses. Ses dadacılar tarafından bağıra bağıra tekrarlanırken, salonda muazzam bir protesto ve ıslıklama başlar. Dadacılar sıvışıp toz olurlar. Bir kez daha başarmışlardır: Panik uyarıcıdır.
Dadaca Breton’un bir resmi

Bu kez Oeuvre Tiyatrosundayız. Mart 1920. Azgın dadacılardan André Breton boynunda Picabianın sözlerinin yazılı olduğu bir eylem yapmaktadır: Bir şey sevmeniz için, onu uzun süre okumuş ya da duymuş olmanız gerekir aptallar! Ötede dada eylemcisi Dessaignes, kendisine atılan domateslerin kafasına çarpmasını sağlamak için şapkasını çıkarmış; kafasını domateslere doğru uzatıp şarkı söylemektedir.

Breton – 1920

Mayıs 1920de Gaveau Salonunu dolduran dadacılar toplanan kalabalığa şöyle bir bildiride bulunurlar: Biz dadacı diye bildiğiniz öncüler, az sonra sahnede kafalarımızı kazıtacağız. Bu beklenmedik duyuru, zaten şaşkın ve sinirlenmiş toplulukta alay edilme duygusuna bağlı bir öfkeye neden olur. Silindir şapkalı kışkırtıcı dadacılar anında yumurta ve sebze yağmuruna tutulurlar. Soupault atılan iri bir domuz butuyla yaralanır; sahneye bornozla çıkan Soupault, ağzı gözü kanarken elinde bulunan isim verdiği balonlarla konuşmaktadır hala. Balonlara ünlü politika ve sanat adamlarının adıyla seslenmektedir: Clemenceau, Millerand, Cacteau Ötede elinde kocaman kasap bıçağı olan Eluard, Ribemont-Dessaignesin söylediği, kafadan uydurma bir opera şarkısı eşliğinde can çekişmeyi oynamaktadır. Alman üniformasıyla ortalıkta gezen diğer dadaist Benjamin Péret, hiç durmadan Yaşasın Fransa ve yaşasın kızarmış patatesler diye bağırmaktadır. Aragonun üstündeyse bir mareşal üniforması vardır ve savaş üstüne bir söylev çekmektedir. Tzara ve geri kalanlarsa Vazelinin senfonisi adını verdikleri bir aryayı (!) hep bir ağızdan söylemektedirler.
Bu bedava ve yoldan çıkarıcı eylemler aylar boyunca devam eder; dergiler kitaplar ve el ilanları arttıkça artar. Tüm protesto ve skandallara rağmen konferans ve gösteriler iki yıl kadar sürer Pariste. Bu arada dadacı yayınlar bütün vitrinleri işgal eder. Aragon Littératurede çıkan Sistem Do yazısıyla etkinliği anlatmayı ve örgütlemeyi sürdürür.
Otto Dix’in “Yaralı Asker” tablosu

Sistem Do (Bir anlamı yok bunun) özgürlük sağlar size. Her şeyi kırıp dökme özgürlüğü. Kızdığınız her şeyin efendisi olun; kırın ve parçalayın. Yasalar yaptılar, estetik kuralları sürdüler önümüze ve bunlar pek ince şeylerdir dediler. Nerede ince şey bulursanız kırıp dökün. Gücünüzü gösterin dostlar. Bir an gelecek bir şey size direnecek. Kıramadığınız o şey sizi kırıp efendiniz olacak.

Şu Aragon neymiş ilk zamanlarında değil mi? Bakın bakın şu savına bakın: Kırılgan olan kırılır. Ne demek şimdi bu? Şu demektir bence: Dada tam bir budalalıktan yanadır. Ama bu budalalık öylesine hızla örgütlenip, karamsar savaş toplumunu öyle derinden etkilemişti ki burjuva basını tüm gazetelerinde dadacıları birer şeytan elçisi, birer zebani olarak nitelemişlerdir. Comoedia Gazetesinde Dadacılar aileyi, dini, vatanı aşağılamaya devam ettikleri taktirde silahların konuşacağı yazılır. Bir başka gazeteci, çarkları çılgınca dönen bu dada isimli saçma makinenin tek amacı yüce Fransa sanatının berraklığını bulandırmaktır diye yazıyordu.
Max Ernst

Bu arada Eluard Atasözü (Proverbe) adlı dadaist dergiyi yayınlamaya başlar (1921). 1921 şubatındaysa Dada dergisi Dada sözcüğünü açıklayabilene 50 Frank ödül vereceğini yazar ve dadanın benimsediği saf aptallık ı benimsemeyen herkese karşı başkaldırma eylemine girdiklerini ilan eder. Yazı dünyasında da tuhaf seslenişleri olan dadacılar, aktif eylemden uzak duramazlar yine de. Max Ernstin Montaigne Galerisindeki kolaj sergisi açıldığında, dadacılar, afişlerin ve panoların arkasında saklanıp, sergi açılışının yapılacağı sıra aniden gürültü düdükleriyle ortaya çıkıp, sergiye gelenlere küfür etme eylemleri yapmışlardı örneğin…

23 Mayıs 1921, dada tarihi için son derece ilginç bir olaya tanıklık eder. Bu tarihte dadacılar, afişler aracılığıyla bir devrimci mahkeme kurduklarını duyururlar. Bu mahkeme Özgür Adam kitabını yazdıktan sonra, son derece tutucu bir tavır alan (burjuva değerlerine doğru eğilim gösteren) Maurice Barrési yargılayacaktır. Bu fikir Aragonun fikridir. Bréton da destekler Aragonu. Ancak dada liderlerinden Tzara buna karşı çıkar. Tzaraya göre bu yargılama eylemi bilinçli ve anlamlı bir eylemdir. Bir dada eylemi de anlam kazanırsa dadanın öleceğini iddia eder. (Neyse bu tartışmayı merak eden üstüne gitsin diyelim ve biz mahkemeye bir göz atalım.)
Barres Davası – 1921

Mahkeme: Barrési temsil eden bir manken getirilir ortaya. Tüm dadaist şairler toplanıp,yerlerini alırlar.Tzara şakalar yapıp, şarkı söyleyerek dada içinde bir dada eyleminin peşindedir. Bir süre sonra dayanamaz ve mahkeme başkanı Bretona dönerek : Sayın başkan, takdir edeceğiniz gibi hepimiz birer pisliğiz. Dolayısıyla küçük farklılıkların, büyük ya da küçük pislikler olmamızın hiçbir önemi yoktur. Breton un yanıtı ipleri koparır: Tanık gerçek bir budala olarak mı tanınmak istiyor yoksa tutuklanmak mı istiyor? Kopuş işte tam da bu noktada başlıyor Kaçıranlar için biraz toplamayı deneyelim 1921 de, zihnin güvenliğine saldırıyla suçlanan Maurice Barrésin gülünç davası dadayı böler. Bu dava fikrini ortaya atan Aragon ve Breton işi gereğinden fazla ciddiye alırlar ama Tzara bu ciddiyeti dadaya ihanet olarak yorumlar. Bunun üstüne Breton kulis çalışmaları yaparak, Tzaraya hakaret etme yollarını arar ve her fırsatta bunu yapar. Dada tam ortasından yırtılan bir kağıt gibi iki cepheye ayrılır ve çok geçmeden de (3 yıl sonra) dağılmaya başlar. Bu dağılmayı bireysel dada anlayışı sürer gibi düşünmeliyiz. Dağılan, grup eylemleridir sadece. Çünkü dada 1930ların ikinci diliminde bir kez daha kuvvetli bir atak yapacak; ardından 1968 kuşağının dejenere edilmesinde bir burjuva silahı olarak yeniden kullanılacaktır. (Katmandu kutsiyeti,  dont make war, make love aldatmacası, gençliğin apolitize edilme çabaları vesaire) Yani dadadan kurtuluş yok.
Dadacıların ünlü kuklalarından

Dada dadaistlere göre bir sanat olmaktan çok, bir karşı sanattı. Yani sanatla sanata karşı bir savaşmayı seçmişti. Sanat neyin yerine geçtiyse, o tam karşısındakini temsil etti. Sanatta estetik kaygılar arttığında, dada estetiği yok saydı. Bütün bunların üstüne denilebilir ki; dada geleneksel kültürü ve estetiği reddederek geleneksel kültür ve estetiği gidermeyi umdu. Kendi deyimiyle; ahlaki krizin ve savaş sonrası ekonominin ortasında doğan bir fenomen, yolundaki her şeyi bozabilecek bir canavar, bir kurtarıcı Amerikan Art Newsdan bir araştırmacının dada saptaması da oldukça ilginçtir: Dada felsefesi, bir insanın beyninden çıkabilecek, en hasta, en felç edici ve en yıkıcı şeydir.

Şimdi birazda tuhaf yaşamlarını bir sanat eseri gibi yaşamaları gerektiğine inanmış üç iflah olmaz dadacının hazin ve korkunç yaşam öykülerinden bahsetmek istiyorum. Sanat tarihçilerince sanatsal bulunan dadacı yazılarından örnekler vererek üçü de intihar etmiş bu tuhaf insanlara yaklaşmayı deneyelim biraz.
Toplumun İntihar Ettirdiği Birinci Dadacı;Arthur Cravan
Asıl adı Fabian Lloyd olan Cravan, 1887de Rusyada doğmuş, 1909 yılında Parise gelerek yerleşmiş bir sporcuydu aslında. Arthur Cravan adını 1909dan sonra kullanmıştı. Yaptıklarından çok Oscar Wildein akrabası olduğu ve onun mirasını yaşatmak için görevlendirildiği palavrasıyla tanındı. Oysa ki Oscar Wilde İrlandalı, Cravan Rus tu. Nasıl akraba olabilirlerdi ki?

Arthur Cravan 5 Temmuz 1914te Pariste bir gösteri yapacağını duyurur. Gelin Görün, Danton Sokağı 8 numarada Şair Arthur Cravan (Oscar Wildenin yeğeni) box şampiyonu, kilo 105, boy 2,01 m. Acımasız eleştirmen Cravan hem konuşacak hem dans edecek. Yani Boxing-Dance Gelin Görün Bu tuhaf davetiyenin içeriğini merak eden birçok insan sözü edilen Danton Sokağı 8 numaraya gider. Kalabalık gitgide artar ve sonunda salonda hiç yer kalmaz. Cravan topluluğu korkutacak şekilde havaya birkaç el ateş ederek gösterisine başlar. Sonra biraz konuşur, biraz boks yapar ve dans eder. Cravan gerçekten de dediği gibi çok sıkı bir eleştirmendir.(Eleştiri dediği şey toplanan kalabalığa hakaret etmektir.)Herkes şaşkın şaşkın bakarken 4 yıl sonra manifestosunu ilan edecek olan bir ölümcül, bir karamsar sanat anlayışının, dadanın o salonda, o gece filizlendiğinin farkında bile değildir.

1996da yayınlanan Cravan, Bir Skandal Stratejis adlı kitabından Mana Lluisa Borras özetle diyordu ki; Cravan son derece huzursuz bir karakterdi. Huzursuz ve marjinal. Toplumun erdeminin ve aklın yenilgisini, tek başına göğüsleme çılgınlığına tutulmuş biri Öyle ki Cravan, çıkardığı Maintenant (Şimdi) adlı dergisinin yazılarını yazmaktan ve yayımlamaktan tatmin olmamış; (Maintenant 1912-1915 yılları arasında 5 sayı çıkmıştır) bu dergileri seyyar bir sebze-meyve arabasıyla, sokak sokak satmaya çalışmıştır. Bunda bir gariplik bulmayanlar için fotoğrafı gözlerinin önüne getirmelerini öneririm. Domates, patlıcan gibi satılan edebiyat dergileri Bence oldukça garip. Bir de satış anında seslenişleri duymayı deneyelim:

Ben sütçülerle birlikte uyanırım her sabah, ve havuç bitkisi şeklinde mezarlara inanırım. Ayağımın baş parmağına basılmasına dayanamam. Eyfel Kulesi bir kuzu kulağından daha yumuşak.
Cravan’ın Maintenant Dergisi

Birazdan çok ünlü Maintenanttan yapılan bir derlemeyi yorumsuz olarak aktaracağım ama önce Cravanın dadacı eylemlerine kısaca bir göz atalım.
1917. New Yorkta ilk bağımsızlar sergisi açılıyor. Marcel Duchamp, Ball ve diğer ünlü dadaistler bu sergide Cravan bir seminer vermek üzere New Yorka davet edilmiştir. Neyse uzatmayalım, toplanan kalabalıkta bir şaşkınlık hali ve ayıplayan seslenişler, homurtular duyulmaya başlar.
Marcel Duchamp
Konferans görevlileri topluluğun tepkisine dayanarak sarhoş bir adamın kürsüye doğru yürürken her iki adımda bir üstündeki bir giysiyi çıkardığını fark ederler. Son parça çıkmak üzereyken kürsüye bir adım kalmıştır artık. Polisler bu sarhoş adamı apar topar ve karga tulumba alaşağı ederler. Doğru karakola Kalabalıkta bir panik hali egemendir. Onlar bir konferansa geldiklerini ve konuşmacıyı beklediklerini söylerken bu sarhoşun nasıl olup da, kürsüye kadar ilerleyebildiğini açıklanmasını istemektedirler. O gün yapılan açıklamanın ne olduğunu bilmiyoruz.Ama bugün biliyoruz ki kürsüye her yaklaştığında üzerinden bir giysisini çıkaran ve sarhoş sanılan bu adam Arthur Cravandir.Cravan bir anda yarattığı bu şaşkınlıkla dadacıların baş tacı olmuş,lider dadacı olarak selamlanmıştır.Sonrasını merak eden varsa onu da söyleyelim.Karakolda tuhaf tuhaf şiirler okuyup,polisleri dumura uğratan bu şair-eylemci, koleksiyoncu Conrad Arensberg tarafından ödenen epey yüklü bir kefaletle serbest bırakılır.
Suların üzerinde salınacak bir yatağı
ya da kaplanlar üzerinde uyumayı hayal edin.
Unutmayın, ey müzelerin tozlu uğur böcekleri
en büyük anıtlar en tozlu olanlardır.

Cravan dada hareketine bile kafa tutmuş bir isyancıydı. O tüm yaşantısını dadaca yaşamayı sanat sayıyordu. Oscar Wildea olan tutkusu herkeste merak uyandırıyordu. O da dergisinin bir sayısında bakın bu konuya dair ne yazmıştı: Oscar Wildea hayrandım, çünkü iri bir hayvanı andırıyordu;sadece bir su aygırı gibi sıçarken hayal edebiliyordum onu; ve bu imge,doğruluğu ve saflığıyla büyülüyordu beni.
Optik şiir örneği

Arthur Cravan aniden Meksikaya ya da İspanyaya gidebilir, bunun için her yolu deneyebilirdi. Örneğin Meksika yolculuğunda, sürgün Rus lider Troçkiyle tanışmış, politik görüşleriyle onu da şaşkına çevirmişti.(Ne de olsa aynı memleketli değiller mi?)Bu görüşme gayet iyi ve çoğunun bürokrasi dili dediği ciddi bir görüşmeydi. Cravanin bu konuda daha sonra yazdığı yazıyı nasıl bitirdiğine baktığımızda, o fırtınalı ruhta süren sürekli şoku görürüz yine: Sapkınlık olsun diye ciddiydim.

Cravan ;18 yaşında iken Latince bilseydim imparator olurdum derken, aslında ne diyordu bilmiyoruz ama bir gazeteciye edebiyatla ile ilgili görüşü sorulduğunda verdiği cevabı çok iyi biliyoruz : Ta,ta,ta,ta,ta,ta,dada. Bunu söyledikten sonra dönüp giden Cravan bu gün bile en azından çok ilginç değil mi sizce de?
Asıl bomba, Cravanin, dönemin ağır siklet boks şampiyonuna kafa tutup, onunla tüm dünyanın gözü önünde bir maça çıkmasıdır bence.

23 Nisan 1916 günü İspanyanın başkenti Madridte, Avrupa şampiyonu, zenci boksör Jack Johnson ve şair/dada eylemcisi Arthur Cravan ringe çıkarlar. Şampiyon Johnson 110 kilo, Cravan 105 kilodur. Her ikisi de iki metreye yakın birer deve benzemektedirler. Bu işi, organize edenler olayı siyah ve beyaz  savaşına dönüştürüp, tüm dikkati bu garip/ilginç maça yönlendirirler. ( Maçın afişine dikkatli bakarsanız Negro ve Bianco ibarelerini görebilirsiniz)Neyse, maç başlar ve daha bir iki dakika geçmeden biter. Çünkü Johnson, Cravana oturttuğu sıkı bir aparkatla onu yere serer. Sonuç nakavttır. Şimdi ne oldu diye sormayın. Çünkü Cravan yine başardı. Panik, heyecan, özgürlük ve hiçlik duygusu Hatta Cravan daha sonra rövanş isteyecek ve rövanşın hikayesi de neredeyse aynı olacaktır. Mutlu adam Cravan, dergisine şöyle bir not düşer bu maçların ardından: Ah! Bırakın beni, bırakın da güleyim. Bırakın beni, bırakın da Jack Johnson gibi zaferle güleyim. Ne diyelim, insanın dayak yeme özgürlüğü de olmalıdır.
Şimdi Cravanın dergisinden yaptığım bir derlemeyi alt alta yazıp, toplumun intihar ettirdiği diğer dadacıların hikayelerine geçelim.
Diyordu ki Maintenantda Cravan;
-Sayın Andre Gide, kusura bakmayın, rahatsız ettim ama boksu edebiyata yeğlediğimi size açıklamam gerekiyordu.
-Hemcinsim olduğunu söyleyen gelsin de yüzüne tüküreyim. Kimse benim sanatıma eşlik edemez. Çünkü kendisine tapındığım ve içine sıçtığım için benim sanatım sanatların en güçlüsüdür.
Boksör Cravan

-Dünyanın bütün lokomotifleri aynı anda düdük çalsalar, çaresizliğimi dile getirmezler. Ben, belki de hiçbir şey olamamışların kralıyım. Çünkü herhangi bir şeyin kralı olduğumdan adım gibi eminim.
-Ben ki biri keman çalsa yaşama hırsıyla dolar taşarım; kendimi zevkten öldürebilirim; bütün kadınlar için aşktan ölebilirim; bütün şehirler için gözyaşı dökerim. Buradayım, çünkü hayat için bir çözüm yolu yok.
-Şunu iyice bilin ki sanat burjuvalarındır. Burjuva derken şunu anlıyorum: imgesiz bir adam.
-Ve kalbim, tutkusundan taş devri çıplaklığını yaşıyor. Ehlileşmek istemiyorum. Çünkü aralıksız heyecanlıyım. (Çeviri; Selahattin Hilav)
Cravan’ın son fotoğraflarından biri

Cravanın tuhaf ve kısa hikayesi (1887- 1918) yine esrarengiz bir şekilde bir dadaist gibi şokla son bulur: Cravan yalnız başına ve motorsuz küçük bir tekneyle Atlas Okyanusuna açılırken görülür en son. Yazıları  Ben Puroydum başlığıyla kitap olarak toplanır sonraları.
İşte cehennemin çıngırakları eşliğinde, kaçış halinde yalpalamakta olan bir dünya, öte yanda ise kaba, yerinde duramayan, gözyaşlarının üzerinde ata binen yeni insanlar. İşte sakat bir dünya ve iyileştirme ihtiyacındaki şarlatan edebiyat hekimleri. Size söylüyoruz; başlangıç yoktur ve biz hiçbir şeyden korkmuyoruz.Duygusal değilizYıkımın, yangının ve çürümenin büyük gösterisine hazırız. (Dada Manifestosundan, 1918)
Toplumun İntahar Ettirdiği İkinci Dadacı; Jacques Vaché
Türk okuyucusu Vachéyi pek tanımaz. Tanımaz, çünkü ne sanatsal bir eseri vardır, ne de Savaş Mektupları adıyla (özellikle) Fransada ünlü olan kitabının çevirisi yapılmamıştır dilimize.Peki Jacques Vaché ne yaptı da bu makale setinin içine girebildi?Az sonra anlatacağım kısacık hikayeyi öğreneli beri kanımdaki yanma, Vaché her hatırıma düştükçe vücut ısımı artırır.Vachénin hikayesi;hayatını tam bir dadacı eser gibi yaşamış bir karşı eylemcinin , onlar için şaşırtıcı olmayan ancak ben ve benim gibi geleneksel kültür kalıbında, sınırlandırılmış özgürlük ve kutsal imgelemler bombardımanında yetişmişler için sarsıcı bir intihar hikayesidir.

Vaché (1895-1919) yazı yazmış, ancak hiç yapıt vermemiş bir yazardır. (!) Anlatayım. Jacques Fransız ordusunda askerdir. 1. Dünya Savaşnda cephede fiili çarpışmada yaralanır ve Nantes Hastanesine kaldırılır. O hastanede, kafasında yeşermek ve ilan edilmek için artık gün sayan karamsarlığın çocuğu dada fikrinin ateşli savunucularından Andre Bretonla tanışır. Breton, Vachénin isyancı karakterine ve kıvrak zekasına hayran olur. Neyse, bu tanışma her iki tarafı da derinden etkileyen bir dostluğa dönüşür ve Vaché iyileşip cepheye döndüğünde bile Bretonla ilişkisini kesmez. Ona mektuplar yazar. Bretonla yoğunlamasına görüştüğü o ilk günler, Breton aracılığıyla tanıştığı Louis Aragon ve Téodore Fraenkele de savaşın insanın duygularını nasıl yerle bir ettiğini ve ne için, kimin uğruna savaştığını hiç anlamadığına dair muhteşem mektuplar yazar. Dört mektup Fraenkele, bir mektup Aragona ve on mektup da Bretona Sonra? Sonrası yok. Önemli, kayda değer, ilginç hiç bir şey yok. Savaş ve kıyım… Düşlerin iğfali ve dipsiz karanlıklara dair Tutunmak lazım. Bir şey yapmak lazım (Sanat, her daim tutamaktır) Sahneye çıkar Vaché; Tiresiasın Memeleri adlı oyunda, sırtında İngiliz üniforması, elinde tabancayla, yenemediği karamsarlığın bir parçası olarak kaymaya başlar. Sonra dert ortağı, fikir yoldaşı Bretonla bir iki buluşma daha Sonra uzuuuun bir sessizlik. Sanat da çözümsüzlüktür ve savaş hala alkışlanmaktadır. Hayatın gerçeği ölümün şiirini okuyorsa hayatın da canı cehenneme Askerlikten ayrılır.
Dadacıların buluşma mekanlarından biri

6 Ocak 1919 günü Vaché Nantes da bir otel odasında yapayalnızken aklının bir yıldız gibi parıldadığı bir an en sevdiği üç arkadaşını aramak ister. Onları arayacaktır ve birlikte olmak, içindeki savaşın açtığı derin yara izlerini unutmak için onlarla bir kahve içmek, söyleşmek arzusundadır. Vachénin derin kederini bilen dostları onu böyle bir günde yalnız bırakmayacaktır elbette. Hemen Vachénin yalnız yaşadığı otel odasına gelirler. Vachénin yüzü gülmektedir; hatta neredeyse yüzü,gözleri ışıl ışıl parlamaktadır.Şaşkınlıklarını belli etmek istemez dostları;ne de olsa karamsarlığın prensi Vachénin o hüzünlü yüzü gülmektedir ya!Nedeni ne olursa olsun,değil mi?Hoş beş,selam,esenleme derken Vaché kahveleri yapayım diyerek izin ister.Az sonra da elinde tuttuğu dört fincan kahve ile geri döner.Kahvelerde ne güzel olmuştur;sıcak,telveli ve acı.Dört dost höpürdete höpürdete içerler kahvelerini.Hepsi tatlı bir sarhoşluk içinde gibidirler.Sanki o an doğmuşlar gibiYüzlerindeki huzur, dünyanın bütün sıkıntılarının dışarıda bırakıldığı ve zamandan çalınmış dakikalardır sanki.Birden Vaché nasıl,kahveleri beğendiniz mi dostlarım? der.Önce anlamazlar bu soruyu,saçma hatta tuhaf bulurlar.Kahve işte,ne olacaktı ki? Vaché, bir daha sorar: Beğendiniz mi? Kırık dökük cevaplar. İyi der Vaché  beğendiğinize çok sevindim. Çünkü hiç olmazsa giderken mutlu olmanızı istedim dostlarım. Madem bu dünya pis bir savaşın elinde, erdemlerinin kanını içerek yaşıyor ve madem siz de benim gibi düşünüyorsunuz sevgili dostlarımsizi bu pis yerde bırakmak istemedim.Kahvelerinize zehir kattım.Hep birlikte kurtuluyoruz bu dünyadan(Uzun ve aynı tınıda öten bir siren sesi duyar gibi oldunuz mu?) Vaché, 6 Ocak 1919 günü, zavallı bir otel odasında ve henüz 24 yaşındayken üç çok sevdiği dostunu da yanında götürmek kaydıyla bu dünyayı terk eder.
Breton a göre hareketlerin önemi üstünde ısrar eden ilk sanat adamı J.Vaché dir. O bir lümpendir, bir dandy ve ölümü bile alaya alacak kadar zeki,eğlendirici deneyimlerin adamıdır.
Vaché askeri hastanede

Breton, Vachénin intiharından hemen sonra onun yazdığı on beş mektubu Savaş Mektupları adıyla yayınlar.Oysa ki bu mektuplar bir kucak tuhaf,alaycı ve dada anlayışına temel oluşturan yazım fantezileridir sadece Karamsarlığın,ölümün bile ciddiye alınmamasını dayatan bir ruh halinin uçuk paradigmaları. Huzurlu bir son için kendine son vermek. Tuhaf!
Breton 1949da Jacques Vachénin kız kardeşine yazdığı bir mektupta şöyle seslenir: Saygıdeğer Madam Marie-Louise Vaché, kardeşiniz, benim dünyada en çok sevmiş olduğum insandır ve hiç kuşkusuz beni çok etkilemiştir.
Hakkında çok fazla kaynak olmayan bu dada filozofu, dadaistlerin bir çoğunun yapmaya çabaladığı şeyi ilk yapan kişi olarak dada tarihine geçmiştir: Yaşamlarının tümünü bir sanat yapıtına dönüştürmek ve ölümleriyle efsane olmak
Çile çeken İsa kılığında Breton

Sıkıldınız mı bilmiyorum ama birçok öne çıkmış dada ismi içinde Cravan,Vaché ve az sonra anlatacağım Rigautyu seçmem bir şans değildir.Cravanın kürsüde donunu çıkarma eyleminden,atlas okyanusuna küçücük bir tekne ile açılıp geri dönmemesi neyse;Vachénin dostlarına sevgi gösterisi yaparak onları zehirlemesi aynı şey bana kalırsa.Yani yaşam, tüm yaşam, var olan yaşama inat benimdir ve sanat aslında istediğimi yapabilme ayrıcalığıdır.Yani dada özgürlüğümdür.Ne denir ki,yolları açık olsun.Bize tuhaf görünen bu adamlara biraz anlayışlı bir yürek ve dikkatli bir gözle baktığımızda aslında kendimize bile açıklamaktan korktuğumuz bir sürü ruh sıkıntımızla karşılaşmıyor muyuz diye aynada gözümün içine bakıyorum bir zamandır.(Sakın ha genç okuyucu,sanma ki Hoca kafayı üşüttü.Sanma ki Hoca intihara övgüler düzüyor.Kesinlikle hayır.Aslolan hayattır.Aslolan hayattır.Sonunu üreten hayat,mücadele gücünü de içinde taşır.Aramak,bulmak ve uygulamak bizim irademizdedir.Bizim değiştirebilme gücümüz özgürlüğümüz değil midir zaten?Ben sadece değişik yaşam formlarına biraz daha saygılı olmaktan söz ediyorum.)
Toplumun İntihar Ettirdiği Üçüncü Dadacı; Jacques Rigaut
İnsanseverlere öğüt. Eğer intihar olaylarının azalmasını istiyorsanız öyle bir düzen kurunuz ki sadece ve sadece bilinçli,sakin,belirsizliklerden kurtulmuş bir iradeyle kendilerini öldüren insanlar olsun. Foucault.

Filozof Foucault yukarıdaki sözü söylerken sanki Rigautun intiharındaki duru bilinci incelemiş de söylemiş gibi gelir hep bana. Jacques Rigaut (1899-1929)da dadacılar içinde özel bir yere sahiptir. Onun hikayesi de son derece sıradan, son derece iddiasızdır.(Ya da öyle görünür. Ki bana kalırsa insanoğlu doğanın mucizesi, insan ruhu da, Tanrının armağanıdır kendisine.) O başkaldırı idealini anlatırken sadece içindeki farklılığı anlatmakla yetinmiştir. Rigauta göre hiçbir yaratım mümkün değildir. Tam olarak şöyle yazar J.Rigaut: Bir şey yapmak istemeye başladığımdan beri yapacak hiçbir şey yok; çıldırmak üzereyim, hiçbir şey yok yapacak. Ona göre tasarladığı roman hiçbir zaman yazılamayacaktır. Çünkü o küçücük odasında içindeki ona ait tek şey olan arzusuna yem olmuş bir kuş gibi beklemektedir sadece. Bir tek şey vardır ona ait; arzusuArzu var ama eylem yok! Ne acı! O arzu öyle bir oyar ki yüreğini, o yürek öyle bir kanar ki; 5 Kasım 1929da o kanayan yüreğe kendi tabancasıyla bir el ateş ederek ancak acısını bitirebilir Rigaut.Kendini kalbinden vurarak intihar eder.
Rigaut ve arkadaşları

Bazı kitaplarda dadanın ardından gelen gerçeküstücü hareketin önemli bir temsilcisi olarak işaret edilen Rigaut, bence yaşamını sanat eserine dönüştürmü dada liderlerinden biridir. Hatta belki de en ilginç olanlardan biri. Onun eylemlerinde de savaş başroldedir.Jacques Rigaut da çok genç yaşında savaşa katılmak zorunda kalır.Derler ki; savaşın en kanlı siper çatışmalarının biri sürerken genç asker Rigaut aniden ayağa fırlayıp Ben her iki taraftakileri de tanımıyorum diye bağırmaya başlar.Hem bağırmakta ,hem de her iki cepheye birden ateş etmektedir.Birini vurmuş mudur ya da ona sonradan ne yapmışlardır bilmiyorum ama (Şu an sizin de yaptığınız gibi)onun deli olduğunu,delirdiğini düşünmüşlerdir herhalde.Oysa ki,onun elde kalmış birkaç çalışmasından biri olan Genel İntihar Komisyonculuğu adlı yazısında hiç de deli olmadığını hatta zehir gibi bir zeka taşıdığına tanık olacağız az sonra.
Dada sanatında çokça kullanılan kolaj tekniği örneği

Jacques Rigaut 30 yaşında intihar etti. Soranlara; sizler şairsiniz, bense ölümden yanayım dediği söylenir. Böyle bir ruh halini irdelemek ardından yargıya ulaşmak hak verirsiniz ki- hiç de kolay bir iş değil.Ama anladığım şu ki; hem Cravan, hem Vaché, hem de Rigaut bir özenti başkaldırısından yanadırlar.Bazı yazıları elimizdeyse,bu tamamen şanstır.Onlar sanatı ya da sanatçılığı daha ziyade eylemlerinde ve davranışlarında yoğunlaştırmışlardır.Bu açıdan bakıldığındaysa onları toplumun intihar ettirdiği üç kurban olarak değil de,edebiyatın intihar ettirdiği üç sanatçı gözüyle incelemeliyiz diye düşünüyorum.

Rigaut 5 Kasım 1929da intihar ettikten sonra, dostları ona ait bulabildikleri yazıları bir araya getirerek 1934te Ölümünden Sonra Yayınlanan Kağıtlar adıyla basarlar. Ancak onun edebiyat tarihindeki yerini alması bu bir iki yazı etkisiyle olmamıştır.Daha sonra Nazi faşizmiyle iş birliği yaptığı için Fransızlar tarafından dışlanarak intihar edecek olan Fransız yazar Drieu La Rochellein Boş Valiz , Deli Fişek ve üç kitap içinde en ünlüleri olan Rigauun adına yazılmış olan Elveda Gonzagueyla edebiyat çevrelerinde ölümsüzleşir Rigaut…Rigautun intiharı, La Rochellede bir takıntı haline gelmiş ve (ne yazık ki) sonları da
aynı olmuştur.

Şimdi buyurun intihar komisyoncusuna gidelim. Bakalım tarife nasılmış?
Genel İntihar Komisyonculuğu
Sermaye 5.000.000 Frank
Halk yararına çalıştığı onaylanmış firma.
Genel Merkez; 73. Bulvar, Montparnasse, Paris
Temsilcilikler; Lyondan San Fransiscoya kadar.
İntihar Acentesi (İ.A.) elindeki en modern olanakları sayın müşterilerine duyurmakla bahtiyardır. Bu olanaklarla sayın müşterilerimiz en çabuk ve en güvenli ölümü sağlayacaklardır kendilerine Öte yandan (İ.A) dünyadan ayrılmak isteyenlere çok uygun yollar göstermektedir.Unutulmasın ki ölüm en kötü düşkünlüklerin içinde özür dileme imkanı olmayan bir düşkünlüktür.İşte hizmet; ekspres gömme, dost ve yakınlara baş sağlığı töreni, fotoğraf, geride kalan şuyun buyun teslimi, dini tören, cesedin gömülmesi, ıvır zıvır.
~ Tarife
Elektrikle öldürme 200 Frank
Tabanca 100 Frank
Zehir100 Frank
Boğulma 50 Frank
Asma(fakir fukara için) 5 Frank
*(İpin metresi 20 Franktan verilir. Her fazla 5 santim için 5 Frank daha ödenir.Ekspres gömme için kataloğumuzu isteyiniz.Herhangi bir intiharda bulunmak isteyenler bu konuda J.Rigaut, yönetmen başlığıyla mektup yazabilirler.Her mektubunuz emin olun ki, cevapsız bırakılacaktır.
Dada sanatı örneklerinden – Bir bisiklet

Nasıl? Şaşkın mısınız?…
Böyle bir kara eleştiriye akıl edebilen bir zekayı deli diyerek küçültemezsiniz. Bakın, Rigaut bir mankenin yargılandığı şu ünlü Barres Olayıyla ilgili tuttuğu notlarda intiharı ve içinde olduğu karma karışık ruh halini nasıl yorumluyor:
Başkaldırı günlük iyimserlik kadar iğrenç. İnsana kıvanç verebilecek bir şeyin var olduğuna inanmıyorum. Hiçbir şey mümkün değil, hiçbir şey- intihar bile. Sonra intihar ne denirse densin bir umutsuzluk gösterisidir.İnsanın kendini öldürmesi,işin içinden çıkılmaz bir yığın engel, bir yığın korkulacak şeyler olduğunu kabul etmesi demektir.İntihar etmenin içindeki az buçuk kahramanlık (bile)doğrusunu isterseniz intiharı daha sevecen kılmıyor.Soracaksınız,yaşamak için ne yaptın?Söyleyeyim; gün be gün yaşadım.O anı yaşadım, yaşadım dediğim her anı.Sonrası biraz pezevenklik çokça da asalaklıktı

Toplumun intihar ettirdiği üç seçilmiş dadacının kısa süren yaşantılarından şöyle bir sonuca varıyorum ben: dada ruhun diktatörlüğüdür. Ya da başka bir deyişle aklın ölümü. İşte bu yüzden ölüm (intihar) erdemdir.Biz bilincimizle ölümü seçtik, oysa ki siz bir köpek gibi geberip gideceksiniz.Hayatlarınızı başkaları yaşadığı sürece burjuvazinin oyuncaklarısınız.İşte bu yüzden geberip gideceksiniz.Dada bakire bir mikroptur ve geleceğe karşıdır.Dada budala ve ölüdür aslında.İşte bu yüzden diyoruz ki ; Yaşasın dada, kahrolsun dada!

Sapıtıyorsunuz dedi sevgili bir okuyucu. Hayır, kesinlikle hayır! Sadece sonuca varalım istemiştik. Dadanın altına imzanızı atınız. Çünkü dada geri ödemeden alacağınız tek borçtur.
  1. Anonim
    27 Ekim 2012, 16:53

    Tuncay ve imgelem

  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: